Zaman bir akarsu gibi,
Durmaya veya yavaşlamaya mecali yoktu.
Sessiz sedasız ilerliyordu yoluna,
Biliyordu ki durduğu an, taşacaktı!
Durmamakta her daim direniyordu.
Kendi yolundan şaşmıyordu, yol kıvrımlarına giriyordu.
Ancak ara yoldan, ana yola dönüp duruyordu.
Yaşlı adam sokağın ortasında, elinde peçetelerle;
Huzura yolculuk! diye bağırıyordu.
Kalabalık yoluna devam ediyordu.
Dönüp sormaya mecali yoktu kimsenin,
Susmayı öğrenen idiot takımıydık.
Sormadan tamam demeyi öğrenmiştik.
Anlamadan, konuşmak güzel geliyordu.
Hava soğudukça, ter basıyor numarası yapmaya devam etti.
Dayanamadı yaşlı kalbi,
Her akşam dikildiği köşe başında, kalbi durdu.
Yüzünde bir tebessüm vardı.
Ardında bıraktığı mendiller kalmıştı.
Bir kefen telaşı sardı insancıkları,
Beden neydi ki ne olacaktı.
Bırakmalıydı artık böceklere.
Her daim insan yiyici olmamalıydı...
Sonuçta çürüme kaçınılmazdı.
Yakıp kül olmalıydı,
Ki kurtuluşa varan yol buydu.
İdrak etmek çok zordu belki de!
Büyük acı, sonsuzluk girdabına haps olmaya mahkumdu.
Kurtuluş hikayeleri anlatıp durdu büyücü kadın,
Dinledikçe inandırmıştı,
Sesindeki titreklik, korkusunu ele veriyordu.
Korku inancı gölgeleyen bir perdeymiş.
İnkarın eşiğinde, pençeleriyle gerçeğiyle yüzleşiyordu.
İçinde bir katliam baş göstermişti.
Gecikmişti!
Konuşmaya devam ediyordu,
Ancak boşa yapılan bir demolojiydi.
Önceden hazırlanmış, ezberciydi.
Anlam vermek aptallıktı.
Kulaklar tıkandı, onca gürültü bitmişti.
Sona giden gitmeli,
Başa saran tekrara mecburdu.
Düzelmeyecekti bu zaman algısı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder